kadınlar kulübü






Ekonomik Krizin Psikolojik Etkileri

Sosyal ve ekonomik koşullardaki değişmeler insanın ruh sağlığı üzerinde her zaman etkili olmuştur. İnsan ruhsal dünyası sürekli ve düzenli olarak dengede olma çabası içindedir. Bu denge arayışı her zaman ruhsal ve fiziksel dengede olma arayışıdır.
Sosyal, kültürel ve ekonomik değişmeler insan ruhsal dünyasında sorunlar açar. Süregelen ekonomik döngüde oluşan sorunlar ödemeler dengesini bozarken bir başkasına söz verilen zamanda ödenmesi gereken rakamları ödeyemeyen birey kendini rencide olmuş hissedebilir. Bu duyguları taşıyan birey aynı zamanda kendi içsel konuşmalarıyla kendini eleştirmeye başlayabilir.

Ekonomik krizi sadece bireyin ruhsal dünyasında oluşan değişmeler veya olumsuz etkilenmeler olarak açıklamak yetersiz olacaktır. Çünkü insan biyo-psiko-sosyal bir varlıktır. Ekonomik krizi doğrudan doğruya iş hayatında yaşayan bireyin ailesine de yansıması kadar doğal bir durum olamaz. Bununla birlikte insan sosyal bir varlıktır. Ve onun sosyal ilişkilerinin de bozulmasına neden olacaktır.

Yine doğaldır ki çalışma yaşamında yaşanan bir genel stres durumu bireyin aile hayatını da olumsuz etkileyecektir. Çalışma yaşamanında bazılarımız patron bazılarımız işçi olarak çalışmaktayız. Krizin etkileri doğal olarak bir personele de yansıyacaktır. Toplumun hemen her kesimini etkileyen bu durum genel bir toplumsal gerginlik yaratır.
Tüm bu sorunlara maruz kalan birey kendini güvensiz ve tedirgin durumda hissetmesine neden olur. Her an kötü bir durumla karşılaşma beklentisi anksiyete dediğimiz kaygı haline neden olur. Ekonomik kriz etkilerini sürdürürken geleceğe karşı umutsuz ve ümitsiz hissetmesine de neden olur. Bireyin kendisini değersiz, önemsiz ve başarısız hissetmesine yol açar. Kendini eleştiren, değersizlik, önemsizlik ve umutsuzluk içinde olduğunu hisseden birey depresyon yaşayabilir. Depresyondaki kişi ise kendini kararsız hisseder. Yine bu durum iş kaybı, motivasyon eksikliği, dikkat ve konsantrasyon sorunu gibi zihinsel işlevlerinde de gerilik yaratabilir.

Bu ve benzer ruh halinde olan bireyler vakit kaybetmeksizin bir destek almalılar. Psikolojik açıdan alınacak bu destek ile birey yeniden karar vermede iyilik hali hisseder. Değerli önemli ve başarılı olduğuna inanan birey ise çalışma azim ve kararlılığı içinde krizin etkilerini en az hissederek atlatabilir.

Ekonomik Kriz ve Cinsel Sorunlar

Cinsel yaşam hayatın her döneminde oluşan değişmelerden ve gelişmelerden olumlu veya olumsuz şekilde etkilenebilmektedir. Cinsel yaşamın içinde cinsel haz duymak, erotik fanteziler kurmak ve cinselliğe hazır oluş duygusunu içinde barındıran bir süreç söz konusudur. Gerek fiziksel rahatsızlıklarımız gerekse ruhsal rahatsızlıklarımız gerekse sosyal yaşamda oluşabilecek bir takım olumluluklar veya olumsuzluklar cinsel yaşamı doğrudan doğruya etkileyebilmektedir.

Nasıl ki stresli ya da sıkıntılıyken vücudumuzdaki bazı organlarımız buna reaksiyon gösteriyorsa vücudumuzun diğer organları gibi penis ve vajinada bu değişmelere ayak uydurmaktadır. Kişinin özel hayatında oluşabilecek değişmeler ve gelişmeler, yaşanan ruhsal sorunlar sıkıntılar problemler birtakım stresörler tüm diğer alanlarda etkili olabileceği gibi cinsel yaşamı da olumsuz etkileyebilmektedir.

Toplumun genelini etkileyen ekonomik ve sosyal sorunlarda cinsel yaşamı doğrudan doğruya etkileyebilmektedir. Toplumun genelini etkileyen ekonomik ve sosyal kriz durumları insanların iş yaşantısını gelecekten beklentilerini ve gelecekle ilgili kaygılarını tüm gelecekle ilgili planlarını olumsuz etkileyebilmektedir. Ekonomik ve sosyal kriz durumları bireylerin kendilerini emniyette ve güvende hissetme durumlarını zedeleyebilmektedir. Bireyler kendilerini emniyette ve güvende hissedemedikleri zamanlarda kaygı ve endişe duygusuyla doğal bir reaksiyon gösterirler. Cinsel yaşamın doğasında ise kaygı ve endişeden uzak olağan bir yaşam gerekmektedir.
Ekonomik ve sosyal kriz durumları ise ruhsal dünyada az ya da çok etkiler bırakmaktadır. Düşünün ki bir işletme sahibisiniz söz konusu ekonomik kriz alım gücünüzü düşürmekte üretim kapasitenizi zayıflatmakta satış ve pazarlama konusunda sorunlar yaşamaktasınız. işletmenize dahil olan girdi fiyatları ile satış fiyatlarınız arasındaki fark ne kadar düşerse kar oranınız yani ayakta kalma ihtimaliniz o oranda düşüyor demektir. Böyle bir durumda bir işletmeci olarak böyle bir duruma ayak uydurmak işletmeyi ayakta tutmak işletmenin geleceğini sağlam temeller altına almak aslında kendi kişisel geleceğini de sağlam temellere oturtmak çabası; yani kişinin kendisini güvende hissedememesi duygusuna yol açar. Bu duygu ise insanların sadece ve sadece tek bir kaygı noktasına tek bir endişe noktasına götürür. Bu endişeler bu kaygılar onu doğaldır ki beslenme alışkanlıklarından uzaklaştırabilir, uyku düzenini farklılaştırabilir. semptomatik birtakım fiziksel rahatsızlıklar yaşamasına sebep olabilir ve yine yaşamın bir parçası olan cinsel yaşamını da olumsuz etkileyebilir. Kliniğimize başvuruda bulunanlar arasında da sıklıkla bu durumu gözlemlemekteyiz. Ekonomik ve sosyal kriz cinsel yaşamı olumsuz etkilemektedir. Erkeklerde cinsel istek ve arzu bozukluğuna erken boşalma sorunlarının yoğunlaşmasına, çoğalmasına ve erkeklerde sertleşme bozukluğuna yol açtığını gözlemlemekteyiz. Kadınlarda ise bu durum daha çok cinsel ilgi ve istek bozukluğu şeklinde tezahür etmektedir. Ekonomik ve sosyal krizler insanların fizyolojik rahatsızlıklara yakalanma oranlarını da artırmaktadır. Doğaldır ki bir takım fizyolojik rahatsızlıkların bir sonucu olarak da cinsel sorunlar oluşabilmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde ekonomik ve sosyal yaşamda oluşan değişiklikler fizyolojik rahatsızlıklara, fizyolojik rahatsızlıklar, beraberinde cinsel rahatsızlıkları da ortaya çıkardığı söylenebilir. Hem doğrudan hem de dolaylı olarak sosyal ekonomik yaşamdaki sıra dışı gelişmeler beklenmedik ani gelişmeler cinsel yaşamı da doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. Bu durumun yeniden düzenlenebilmesi için yeniden olağan hallere gelmesi sosyal konulardaki iyileşmelere doğrudan bağlıdır.

Uzm Psk Dnş Şahin UÇAR

Facebook Profilinde Paylaş
Etiketler:
Genel

Hastalıkların Gizli Dili

Bir çoğumuzun ruhsal bir çoğumuzun fiziksel yine birçoğumuzun da hem fiziksel hem de ruhsal sorunlarımız vardır. Fiziksel sorunlarımız için ilgili hekime gideriz ve tedavi için gerekli girişimlerde bulunuruz. Bu bazen tetkiklerle devam eder bazen ilaç kullanarak bazen daha komlex tedaviler uygulanır. Konu hem ruhsal hem fiziksel temelli sorunlar olduğunda doktorumuz bunu açıklarken psikolojik yönü de olduğunu vurgular.

Kimi zaman migren kimi zaman mide ülseri için tedavi girişimlerimiz olduğunda bu rahatsızlıkların çoğu zaman psikolojik rahatsızlıklar olduğunu bilmeyiz. Psikosomatik hastalıklar dediğimiz bu gruptaki rahatsızlıklarda problemin nedeni psikolojiktir. Ancak belirtileri fizyolojiktir. Bunlar arasında sayabileceğimiz rahatsızlıklardan bazıları mide ülseri, spastik kolon, migren, astım, sedef, Bazı kabızlıklar ve kusmalar, kronik gastrit, bazı şişmanlıklar, kolitis ülseroza, bazı iştahsızlıklar, Hipertiroidizm, Uykusuzluk, bazı baş ağrıları, bazı baş dönmeleri, Ürtiker, kaşıntılar, Cinsel iktidarsızlık, gece işemeleri, amenore nedeni belli olmayan ağrılar. Bununla birlikte hemen her fiziksel sorunda mutlaka psikolojik etkenler vardır.

İyi de bu psikolojik nedenler nedir ?

Benim uzun yıllardır merak ettiğim bir sorudur. İyi de nedir bu sorunun psikolojik nedeni?
Her şey anne karnından itibaren başlar. Anne babanın çocuğa verdiği değer ve önem yaşamının ilk yıllarından itibaren çocuğun bilinçdışı zihnine yerleşir. Anne babası tarafından istenen, sevilen, sevgi içinde emniyette ve güvende olduğunu hisseden çocuğun yaşamının ilk yıllarından başlayarak kendini iyi hissetmeye başlar. ve yaşamında kendine güvenen kararlı, seven ve sevilen bir birey olma yolunda ilerler. Yaşamdaki birçok sorun ve sıkıntıyı da kolaylıkla atlatır.

Ancak ne anne babalar kusursuz; ne de yaşam tozpembedir. Hayat devam ederken birçok sorunla karşılaşırız. Bu olaylar, durumlar ve yaşantıların her biri ruhsal dünyada iz bırakırlar. Kimi zaman annemizle kimi zaman babamızla; ağabeyimiz, ablamızla yani en yakınımızdaki insanlarla sorunlar yaşarız. Bu sorunların bizde yarattığı iz-leri ( olumsuz duyguları ) hissederiz.

Hiç düşündünüz mü hayatımız da yaşadığımız en büyük en problemli, bizi en çok acıtan, bizi en çok inciten sorunlarımız en yakınlarımızla yaşadığımız sorunlardır. Bu genellikle annemiz babamız, abla veya ağabeyimiz, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz yada en çok birlikte olduğumuz insanlarladır.

Bu sorunlarımızın her biri ruhsal dünyamızda birtakım izler bırakır. Bu izler bizim olumsuz duygularımızdır. Olumsuz duygularımız arasında en temel olanları değersizlik, yalnızlık, suçluluk, korku, kızgınlık, öfke ve utanç duygularıdır diyebiliriz. Ve bu olumsuz duygularımız bizim sorunlarımızın nedenidir. Bu olumsuz duygularımız ruhsal dünyada birikirler, çoğalırlar. Ruhsal dünyada biriken sıkışan ve hesabı kesilmemiş bu duygularımız psikolojik ve/ veya fiziksel sorunlarımızı oluştururlar.

Duygularımızın ruhsal dünyada oluşturduğu sorunlar için somut bir örnek; 10 yaşındaki bir çocuk bir köpeğin saldırısına maruz kalmış olsun. Bu durumda çocuk muhtemelen köpekten korkmuştur. Ve yine muhtemelen bu korku duygusu ilerleyen günlerde ve yıllarda başka köpekleri gördüğünde de hissedilmeye devam edecektir. İşte size bir olayın ruhsal dünya da yarattığı sorun. Hayvanlardan korkan bir danışanımızın şikayetlerini bu noktada örnek vermek istiyorum; hayvanlara dokunmak, onların bana dokunuşunu hissetmek aklımı başımdan alıyor. Çıldıracakmışım gibi hissediyorum. Midemde bir sancı, çarpıntı ve göğsümde bir baskı hissediyorum.

Duygularımızın ruhsal ve zihinsel dünyamızda ne denli önemli bir iz bıraktığını farklı örneklerde de görmek mümkündür. Yıllarca eğitim gördüğümüz okullarda en çok aklımızda kalanlar; öğretmenin komik tavrının bizde yarattığı mutluluk, bir başkasının dayak yeme sahnesi, okulda yaptığımız aylaklıklar, kopya çekme girişimlerimiz… vs bunlar bizde duygusal izler bırakan olaylardır. Çoğumuz geçmişe dönüp baktığımızda yıllarca derslerde öğrendiğimiz bilgileri pek fazla hatırlamayız.

Duygularımız çoğu kere kendiliğinden oluşmaz. Bir olay bir durum veya bir yaşantının beraberinde birtakım duygular hissederiz. Eşinizin bir tokat atışıyla kendinizi rencide edilmiş hissedersiniz. Onurunuz kırılmış aşağılanmış hissedersiniz. Bunlar birer duygudur, his-tir. Ve bu yaşanan olaylar ile hislerimiz birbiriyle bağlantılı olarak bilinçdışına ( bilinçaltına ) kaydedilir. Bilinçdışına kayıt edilen bu olayların bizde yarattığı hisler ruhsal dünya da birikmeye, sıkışmaya, kabarmaya başlarlar. Ve bu hislerimiz hem ruhsal hem bedensel ( fiziksel ) sorunlar yaratır.

Facebook Profilinde Paylaş
Etiketler:
Genel

Okul Korkusu

Yeni bir eğitim öğretim yılı daha başladı. İlköğretim birinci sınıf öğrencileri okul denilen eğitim yuvasıyla ilk defa bu hafta tanıştılar. İlk kez adını duydukları öğretmenle karşılaştılar. Aynı sırada oturdukları arkadaşlarıyla ilk kez tanıştılar. Minicik kalpleriyle tatlı bir heyecan içindeler.

Okulların başladığı bu hafta, birçok öğrenci için güzel ve heyecanlı olabilirken bazı öğrenciler için korkutucu da olabilir. Özellikle bu hafta ‘’okul fobisi’’ dediğimiz durum yaşanabilir. Okul fobisi; okula yeni başlayan öğrencinin yaşadığı uyum problemidir. Okula gitmek istememe, sürekli annesiyle kalmak isteme gibi belirtiler gösterir.
Aslında okulun açılmasını sabırsızlıkla bekleyen çocuk, okullar açıldığında gitmek istemeyen tavırlar sergileyebilir. Bunun için ısrarlı ve kararlı ağlama nöbetleri, karnım ağrıyor, başım ağrıyor, hastayım gibi bahaneler öne sürerek annesinden ayrılmak istemeyebilir. Çocuğun yaşadığı bu durum anksiyete olarak tabir edilir. Bu sorun anneye yoğun olarak bağımlı çocuklarda daha sık görülür. Anneden ayrılmak çocuğa yoğun ve derin bir kaygı, endişe hissettirir. Sanki annesine veya kendisine annesinden ayrı olduğu zamanlarda kötü bir şeyler olacakmış gibi gelir. Bu durum genellikle okula yeni başlayan çocuklarda görülebilirken diğer öğrencilerde de zaman zaman görülebilir.
Böyle bir sorun yaşayan çocuğun yoğun ve derin anneden ayrı kalma korkusu olduğu unutulmamalıdır. Okulda Çocukların böyle bir sorun yaşamaması için düşünülen okula erken başlama uygulaması bu açıdan doğru bir karardır. Bu süreç içinde öğrenci okuluna, öğretmenine ve sınıf arkadaşlarına alışacak, kaynaşacaktır. Okuldaki Psikolojik danışman böyle öğrencilerle görüşmeli, ailelerine bilgi verici danışmanlık yapmalıdır. Öğretmenin sevecen, şefkat dolu, kabul edici yaklaşımı okul fobisi olan çocuğun problemini ortadan kaldırabilecektir. Ancak bu çoğu zaman yeterli de olmayabilecektir.
Bu durumu yaşayan çocuğun ailesindeki her ferde düşen görev vardır. Öncelikle baskı yapmanın yarar değil zarar getireceğini bilmemiz gerekir. Belki kimi durumlarda baskı kurmak, onu zorlamak kısa vadede olumlu sonuç vermiş gibi görünse de uzun vadede çok daha olumsuz sonuçlar verecektir. Ailedeki herkes bu durumu anlayışla ve hoşgörüyle karşılamalı, ona olan yaklaşımda eleştirel olunmamalıdır. Küçük düşürücü, iğneleyici sözler söylenmemelidir. Sabırlı, kararlı ve tutarlı bir tutum içinde olunmalıdır. Her şeye rağmen başa çıkılamıyorsa bir psikolojik danışman / psikolog’dan yardım alınmalıdır.

Başarısızlık Kaygısı

Anne baba olmak hayalle başlar. İyi bir anne iyi bir baba olmak her anne babanın hayalidir. Çocuğunu iyi eğitmek, ona iyi bir gelecek mirası bırakmak anne babanın arzu ettiği bir rüyadır. Daha da ötesi anne baba çocuk yaptıktan sonra durumu abartarak çocuk etrafında şekillenen bir yaşam kurmaya başlar. Her anne baba çocuğunun iyi bir eğitim almasını arzu eder. Her anne baba ekonomik koşulları çerçevesinde çocuğunun eğitim yaşamına yatırım yapar. İstenen ve beklenen çocuklarının iyi bir yaşam sürmesidir. Anne babanın kendi yaşamında eksikliğini hissettiği yaşanmamışlıkları çocuklarına yaşatmak düşüncesi bunun temelini oluşturur.

Çocuğun başarısında anne babanın beklentileri de çok etkilidir. Anne babanın dünya görüşü ve eğitime verdiği önemi çocuğuna aktarış şekli de onun başarı düzeyinde çok etkili bir unsurdur. Daha küçük bir çocukken anne ve baba onun oku-ması için çocuğunu yönlendirmeye başlar. İyi bir meslek sahibi olması, varlıklı ve konforlu bir yaşam sürmesi dileğindedir. Bilindiği gibi anne babaların bilindik mesleklere olan yatkınlığı vardır. Oğlum / kızım doktor, öğretmen, pilot, mühendis, subay, müdür . . . olmasını bekler.
Ancak bu beklentiler anne babanındır. Çocuk anne babanın bu beklentisini gerek sözel ifadelerinde gerekse sözsüz dilinde fark eder, hisseder. Bu beklentileri karşılamaya dönük bilinçli veya bilinçsiz bir çaba içine girer.

Bu çabaları türlü nedenlerle gerçekleştiremediğini düşünen çocuk bir telaş, kaygı içine girer. ‘’ya annemin, babamın beklentisini karşılayamazsam’’ ! bu kaygıyı doğrudan doğruya oluşturmasalar da dolaylı olarak kaygının sebebi anne babanın beklenti düzeyinin yüksekliğidir. Anne baba çocuğunun düşüncesine, beklentisine geleceğine ipotek koymuş olur. Ve çocuk anne babasının hayallerini gerçekleştirmeye çalışır. Çünkü anne babası onun iyiliğini düşünüyordur.

Anne babalar olarak çocuğunuzun iyiliğini düşündüğünüzden şüphemiz yok. Ancak bu beklentileriniz, hayalleriniz tamamen size ait. Onun adına düşünerek onun geleceğini kendi doğrularınız çerçevesinde şekillendirmeye çalışmak onu kendimiz olmaya zorlamaktır. Beklenti düzeyinizin yüksekliği çocuğunuzun derslerinde yaşadığı başarısızlığın nedenidir. Ondan potansiyelini ortaya koymasını, daha fazla ders çalışarak daha başarılı olmasını beklerken sadece onu heyecanlandırıyorsunuz. Onu ‘’ya başaramazsam’’ ! endişesine sürüklemiş oluyorsunuz. Aslında bu durum evdeki hesabın çarşıya uymamasıdır. Onun sınav kaygısının başarısızlık korkusunun farkında olmadan nedeni oluyorsunuz.

Onun başarılı olacağı koşulları hazırlayıp kendi doğal gelişim sürecine bırakmak, gerektiğinde yanında olduğunuz mesajını vermek, onun farklı bir birey olduğunu kabul etmek daha doğru olmaz mı ?

Facebook Profilinde Paylaş
Etiketler:
Genel

Ruhsal Körlük ve Duygusal İzolasyon

Ruhsal Körlük

Biz insanlar kimi zaman sorunlarımızın üstesinden gelemeyiz. Ruhsal dünyamızda bazı durumlar bizi zorlar. Yaşananların acısını hazmetmek, sindirmek bazen zayıf olmayı beraberinde getirir. Yaşamı kontrol etmemiz gerekirken yaşam şartları bizi kontrol etmeye başlar. Bu durumda kendimize yabancılaşırız. Özüne ihanet eden içindeki duygularını öteleyen görmezden gelmek isteyen insanlar oluveririz. Yaşanan durumların üzerimizde yarattığı baskıyı yok sayarız. Adeta ruhumuzu köreltir, ‘’ ruhsal körlük ’’ yaşarız.
Ruhsal körlük, kişinin kendini inkarıdır. Kendi özünün inkarıdır. Kişinin kendi ruhsal intiharı, kendine yabancılaşmasıdır. Kendine yabancılaşan insanın ruhsal problemleri çoğu kere fiziksel gibi görünen rahatsızlıklarla ortaya çıkar. Mide ülserinden sırt ve bel ağrılarına, migrenden şişkinlik ve hazımsızlık sorununa kadar birçok fiziksel sorun halinde ortaya çıkar. Bu durum ruhsal dünyanın bir tür sinyalizasyon sistemi gibidir. Ruhsal dünya üstesinden gelemeyeceği ağırlıktaki sıkıntılarını bedensel olarak ifade eder. Bir tür imdat zilidir.

Bedensel olarak deşarj yolu bulan ruhsal sorunlar kalıcı kronik sorunlara kadar uzanan bir yığın rahatsızlığa neden olur. Ancak sorunlar ortadan kalkmaz. Bu fiziksel gibi görünen sorunlar için kullanılan ilaçlar kısmi fayda sağlarlarken asıl neden psikolojik olduğundan ve çoğu kere bu gerçek neden görmezden gelindiğinden sorun kalıcı olarak iyileşmez.
Kendine ve duygusal dünyasına yabancılaşan insanın yaşamı ve sorunları algılayışı çözmekten yana değil de hep sorunları ötelemekten yana olduğu için sorunlar aylarca, yıllarca büyümeye çoğalmaya devam eder.

Kendini inkar eden insan sorunlarıyla yüzleşme gücünü kendinde bulamadığından hep kaçar. Kaçtıkça sorunlar artar. Kaçtıkça sorunlar bir dağ gibi büyür artık zamanla altında ezilmeye kadar varır. Artık kalp çarpıntıları artar, yaşamdan zevk almamaya başlar.
Ruhsal körlük yaşayan birey, sorunlarını reddeder. Duygu yönüyle kapalı bir kutu gibi yaşamayı seçer. Onun için duygularını açıklamak anlatmak küçüklük ve zayıflık ifadesidir. Üzgünlüklerini anlatmak, acılarını anlatmak, dertlerini dillendirmek zayıflık ve yetersizliktir. Zayıf ve yetersiz gibi algılanmaktan öyle çok korkarlar ki bu onların bittiği an’dır. Kendini ve duygularını öteleyen insan kırılgan, alıngan ve aslında gerçekten zayıftır, güçsüzdür. Bu zayıflıklarını görmek onlarla karşılaşmaktan onlarla mücadele etmekten korkarlar.
Hayat her zaman ve her haliyle her şekilde yaşanmaya değer olduğunu unutmadan kendimizle yüzleşebilmeliyiz. Yaşam, sağlık, refah yahut ölüm, hastalık, acı ve yoksulluk, mevlana’ nın dediği gibi insanı ‘’ ehl-i kabil ‘’ mertebesine eriştirmelidir. Acının da anlamını bulabilmeliyiz.

Duygusal Yalıtma

İnsan düşünen ve hisseden bir varlıktır. ’’ Düşünüyorsam varım’’ diyen Descartes düşünen insanın var olduğunu vurgular. Düşünen insanın var olduğunu vurgularken Düşünen insanın duyguları olduğunu da yadsımadığını düşünüyorum.

İnsan hem düşünür hem duygulanır. Bu, insanın diğer canlılardan önemli bir farkıdır. Günlük yaşamımızda her an her konu ve durumda duygulandığımızı hissedebiliriz. Bir arkadaşımızdan gelen telefonla mutlu oluruz. Diğerinin adını bile duyduğumuzda kızgınlık hissederiz. Olumlu duygularımız arasında mutluluk, sevinç, huzur, rahatlık, güvende olma, güçlü olma, değerlilik, dinginlik gibi duygular yer alır. Olumsuz ya da negatif duygularımız arasında ise kızgınlık, öfke, değersizlik, korku, yalnızlık, suçluluk ve utanç duyguları yer alır.

Günlük yaşamda olumlu olumsuz bir yığın durum ve olay yaşarız ama özellikle olumsuz yaşantılar bazen bizim için acı verici, sıkıntı verici olabilir. Bu noktada yaşanan olay ve durumların acı ve sıkıntı verebilecek duygusal boyutundan uzak olarak ifade ederiz. Örneğin; Birkaç ay önce babası vefat eden Mehmet bey bu durumu açıklarken, gülerek ‘’ babamı öbür tarafa gönderdik’’ şeklinde bir ifade kullanabilir. Bu durumda Mehmet bey babasının ölümünü sadece düşünce boyutuyla ifade etmiş oldu. Yani ego’sunu korumaya alarak babasının ölümünün onda yarattığı kötü duyguları bertaraf etmeye çalışmış oldu. Mehmet bey, babasının ölümünü kişiliğinden yalıtarak bu durumu düşünceyle izole eder. Aynı zamanda babasının ölümünün kendisinde yarattığı sıkıntılı duyguları da bilinçaltına bastırmış olur. Tüm bunlar Mehmet bey in bilinçdışı ( bilinçaltı) dinamikleri tarafından gerçekleşir. Mehmet bey bilerek ve isteyerek bu maksatla bu sözleri sarfetmez. Bu durumu bilinçaltının kendini savunmaya alması, kendini koruma çabası olarak açıklayabiliriz.

Ancak duygusal izolasyon ( yalıtma ) bazen öyle çok kullanılmaya başlanır ki; çoğu durum bu şekilde duygulardan uzak ve çarpıtarak algılanmaya başlanır. Bu durum zamanla bireyde ‘’ Ruhsal Körlük ‘’ yaratır. Ruhsal körlük; bu güzel yaşamın beraberinde getirdiği acıları, sıkıntıları, mutsuzlukları görmezden gelmeye çalışmak, ötelemektir. Bir süre sonra bilinçaltına atılan malzeme miktarı o kadar artar ki, bilinçaltı bu durumla baş etmekte zorlanır. Artık bardak dolmaya, taşmaya başlar. İşte tam bu nokta da ruhsal sorunlar başlar. Duygusal izolasyon mekanizmasını sık kullanan bireyler yaşadıkları bu ruhsal sorunları da görmezden gelmeye başlarlar. Ruhsal dünyanın bir tür alarm sistemi çalışır ve sıkıntılar artık bedensel dünya da hissedilmeye başlanır. Nedeni belirlenemeyen ağrılar, mide ülseri, şişkinlik, hazımsızlık, kolit, migren gibi nedeni psikolojik belirtileri fizyolojik olan hastalıklar doğmaya başlar

Facebook Profilinde Paylaş
Etiketler:
Genel

Doğal Afet Psikolojisi

Afet Psikolojisi
İnsan ruhsal dünyasında derin izlerin açılmasına neden olan afetler yaşamını yitirenlerin hayatına mal olurken, geride kalanları da dayanılmaz acılar içinde bırakarak geçmişte kalır. Geçmişte kalan afettir. Afetin bıraktığı psikolojik etkiler insanların ruhsal yaşamlarında derin izler bırakırlar.

Bilindiği üzere doğal afetlerin oluşumunda insan faktöründen çok doğa olayları etkindir. Ancak bu doğa olaylarına önlem almayarak afetler sonrasında travmalar yaşanmasına neden olan insan aklı ya da insan aklının ihmalidir.

Doğal afetler birer travmatik yaşantılardır. Bu olayları yaşayanları, yaşayanların yakınlarını veya bu olayları gören/duyanları da etkilemektedir. Hayatımızın son bulmasına neden olabilecek bu yaşantılardan sonra, olayı sık sık hatırlama ve yeniden yaşıyor gibi olma, uyku düzensizlikleri, kabuslar, gerginlik, sinirlilik, dikkatini toplayamama, unutkanlıklar, olayı hatırlatan şeylerden kaçınma, en ufak bir sesten irkilme, mutsuzluk, içe kapanma, ilişkilerde bozulma, iş yaşamında / okulda zorluklar görülebilir. Tüm bu tepkiler, anormal bir duruma (yani travmatik olaya) verilen normal tepkilerdir ve pek çok insan bunları yaşayabilir. Bazı durumlarda bireyin gündelik hayatını zorlaştıran ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen Travma Sonrası Stres Bozukluğu da gözlenebilir. Bu olumsuz tepkilerin yanı sıra, bazı kişiler travmatik olaylardan sonra olumlu değişimler de rapor etmektedirler ve bu olumlu değişimler Travma Sonrası Büyüme olarak adlandırılmaktadır.

Afeti yaşayan birey disosyasyon, depresyon, posttravmatik stres bozukluğu, anksiyete, panik atak ve korkular geliştirir. Afetzede için bu durum bir şok durumudur. Anlamada ve anlamlandırmada büyük bir zorluk yaşar. Bu durumu kabullenmede zorluk yaşar. Ve inkar eder. Büyük bir şaşkınlık içindedir. Depresyonu yaşar ve sonunda bu acı gerçeği kabul eder. Bu kabullenme süreci kişiden kişiye ve durumdan duruma değişmekle birlikte kimileri için birkaç gün kimileri için birkaç yıl olabilir.

Her bir travmatik yaşantı ruhsal dünyada acı veren bir etkiye sahip olur. Ve bu etkiler bilinçdışı zihinde saklanır. Bilinçdışı zihin ortam ve koşulların oluştuğu her an bu duyguyu aynı tazelikte bize tekrar yaşatır. 17 ağustos 1999 depreminin üzerinden tam 9 yıl geçti ama bazıları için hala taze, canlı ve acı vericidir. Acı veren afet değildir. Afetin ruhsal dünya da yarattığı acıdır. İşte bu acı’ yı kimileri sıkıntı, kimileri endişe kimileri de huzursuzluk olarak yaşamlarında hissederler. Bu acı travmadır.

Travmalar sadece afetlerden sonra ortaya çıkmazlar. Travmatik yaşantılar günlük yaşam içinde beliren Günlük rutin işleyişi bozan, aniden, beklenmedik bir şekilde gelişen, dehşet, kaygı ve panik yaratan, kişinin anlamlandırma süreçlerini bozan olaylar, travmatik yaşantılar olarak tanımlanabilir. Yaşanmış olan bir trafik kazası, doğal afet – deprem ya da sel – taciz, tecavüz, bir yakınının ani ölümü… ya da daha zorlayıcı bir yaşantı olarak görülebir.

Doğal Afetler ve İnsan Ruhu
Doğal afetler tarihin her döneminde yaşanmıştır. ve bilimsel öngörülere göre yaşanmaya da devam edecektir. İnsanoğlu tarihin her döneminde doğayı anlamaya ve onunla uyumlu yaşamaya çalışmıştır. Ancak insanoğlu doğaya uyum sürecinde doğaya zarar vermiştir.

Ne yazık ki yaşam, ruhsal zedelenmeye yol açacak etmenler bakımından oldukça zengin. Üstelik bu etmenler zaman ilerledikçe azalması gerekirken, çoğaldığı bir çağda yaşıyoruz. Ruhsal zedelenmeye yol açan etmenler değerlendirildiğinde gerek toplumun genelini etkilemesi nedeniyle gerekse insan ruhuna verdiği ızdırap nedeniyle doğal afetler insan ruhu üzerinde son derece olumsuz etkilere sahiptir. İnsanoğlu yaşanan doğa olaylarını kontrol edemese de onunla yaşamayı öğrenmelidir. Her doğa olayı ya da her afet ruhsal dünyada az ya da çok travmatize edici etki bırakmaktadır.
Yaşanan afetler insan ruhu üzerinde derinlemesine etki bırakırlar. İnsan ruhunda, Deyim yerindeyse ‘’dikey yarılma’’ meydana getirirler.

Afeti yaşayan birey Şok yaşar, Bütünüyle yaşamında devam eden alışkanlıkları yerle bir olmuştur. Her insan gün içinde yaptığı belirli rutinler vardır. İşe gitmek, evde tv izlemek, eğlenmek… afet bütün bunları yok eder. Bu durumu yaşayan birey şok yaşarken donakalır. Ne olduğunu anlamlandırmaya çalışır. Bu anlamlandırma süreci bazen birkaç dakikayı bazen de günleri bulabilir.

Şok durumunu atlatan birey bu durumu yaşadığına İnanamaz, kabullenemez. Bütün bunlar öyle ağırdır ki kabul edilmesi ruhsal dünya da zorluk yaratır. Yakınlarını kaybetmiş olması bu yeni yaşama onlarsız devam edecek olması yeni bir uyum sürecidir ki afetzede için bu durumu kabullenmek çok zordur.

Kabul etmek afetzede için o kadar zordur ki böyle bir gerçeği İnkar ederek ruhsal dünyasını rahatlatmaya çalışır. Ancak bu çabaları onun bu durumu hafifleterek algılama çabasıdır ve tümüyle bilinçdışıdır.

Tüm bunları yaşayan birey bütün bunlardan sorumlu birini arar. ve Öfkelenir. Dünyaya, yaşama, tanrıya devlete yani ototriteye karşı bir öfke besler. Bir suçlu bularak ruhsal dünyasını rahatlatmak ister.

Bu acıların son durağı depresyon’dur. Depresyon bir ruh sağlığı bozukluğudur. Böyle bir durumda afetzede için ruh sağlığını koruyucu bir etki bile görebilir. Kendini bu olanlardan dolayı sorumlu tutar. Kendini değersiz ve önemsiz hisseder. Yalnızlığı ve acıyı yaşar.
Depresyon kimilerinde birkaç hafta bazen birkaç yıl bile sürebilir. Ardından bu acı gerçeğin Kabul evresi gelir ki… Afetzede için derin bir acıdır. Ama mutlak gerçek artık kabullenilmeye başlanır. Acı ama bu gerçek ruhsal dünya için istenmese de kabul edilir. Bu durum ruhsal bir olgunluk seviyesidir. Her bireyin bu ruhsal olgunluk evresine erişme süresi farklılıklar gösterebilir. Kişiliği bu durumu yavaş yavaş ama kabul eder. Kişiliği onarım sürecinden geçer. Kimileri için bu durum ruhsal yönden güçlenerek çıkar. ünlü filozof Nietzsche’ nin dediği gibi ‘’ öldürmeyen krizler güçlendirir ’’
Afetler ve Kurtarma Personeli
Afetler, toplumların ruhunun çökmesi durumudur. Her bir afet yaşantısı toplum ruhunda derin acılar bırakır. Afet yaşantılarını kazalardan ayrı değerlendirmek gerekir. Afetlerin oluşmasında çoğu zaman doğrudan insan ihmali olmasa da afetler sonrasında oluşan hazin tablodan insan aklı ve insan aklının ihmali sorumludur. Bu ihmali bireysel olarak insanlar canı ve malı ile ödeyebilirler. Etkili kanunları çıkarmayan ve çıkartılan kanunları uygulama yetkisine sahip ilgili makamların ihmalini ise bütün toplum öder. Afetler sonrasında oluşan perişan durum için olanaklar çerçevesinde en etkili müdahale yolları kullanılsa da bundan sonra yapılabilecek sadece yaraları sarmak olacaktır. İşte bu nokta da sivil toplum kuruluşları son derece önemlidir. Gerek yiyecek ve barınma sorunları gerekse afetzedelerin ruhsal ve fiziksel sağlığı için mücadele eden sivil toplum çalışanlarının önemi vazgeçilmezdir. Bu organizasyonlardan birisi de Bursa 911 Arama Kurtarma Derneği’dir

Arama Kurtarma Derneği, insanların en olmazsa olmazı için; hayatta kalma ihtiyacı için çalışıyor. Hayatını yitirmek üzere olan insanların imdadına yetişiyor. Bu görevini sadece afetlere saklamıyor. Dağ da kaybolan bir dağcı, trafik kazasında arabasında sıkışmış bir insan, batan gemideki insanlar, bazende bir yangın için koşuyor. Durmadan dinlenmeden herhangi bir beklentisi olmadan belki de sadece bir teşekkür için… ve sonrasında bir canlıyı hayatta tutabilmiş olmanın sevincini başaramamanın üzüntüsünü yaşayan bir grup insan… Gıpta edilecek bir çalışma azmi ile toplumsal duyarlılık ve afet bilinci kazandırmak adına toplumun her katmanına gönüllü olarak afet bilincini aşılamaya çalışıyorlar. Kendi kişisel gelişimleri için eğitim alıyor. Toplumu eğitmeye ve her an hazır tutmaya çalışıyorlar.

Arama kurtarmacı olmak her insanın yapabileceği fiziksel ve psikolojik bir yaşantı değildir. Her türlü fiziksel ve psikolojik duruma hazır olmayı gerektirmektedir. Bu nedenle Arama kurtarmacıların da zaman zaman kurtarılmaya ihtiyaçları olabilir. Bu kurtarılma durumları

Arama Kurtarmacıların kişilik profil leri incelendiğinde, bu tür afet zamanlarında başkalarının yardımına koşan insanların pek çoğunun, dıştan denetimli, kendilerini kendilerinin dışında bir şeylere adayabilen, fazlasıyla verici, kendilerini kolayca başkalarının yerine koyabilen ve iş yapmaya dönük kişilik yapısına sahip insanlar olduklarını göstermektedir. Bu yüzden, afet bölgelerinde çalışan gönüllüler ve diğer yardım personeli, deprem gibi bir felaketi yaşamış insanlara yardımcı olmaya çalışırken, onlarla fazlasıyla özdeşleşip tükenme ihtimalleri çok yüksektir.

Arama kurtarma personelinin yapması gerekenlerin en basışnda kendi fiziksel ve ruhsal sağlıklarına önem vermeleridir. Aksi durumda kendileri yardım alması gereken gruba dahil olabilirler. Sadece fiziksel ve ruhsal iyiylik hali de yeterli olmayacaktır. Bununla birlikte kendilerinin tanrı olmadığını da bilmeye ihtiyaçları var. Çünkü her durumda başarılı sonuçlar alınamayabilir. Afete maruz kalmış insnların yakınlarının eleştirilerine maruz kaldıklarında kendilerini değersiz, önemsiz ve çaresiz hissetmemeliler.

Uzm Psk Dnş Şahin UÇAR

Facebook Profilinde Paylaş
Etiketler:
Genel
null