kadınlar kulübü






Hastalıkların Gizli Dili

Bir çoğumuzun ruhsal bir çoğumuzun fiziksel yine birçoğumuzun da hem fiziksel hem de ruhsal sorunlarımız vardır. Fiziksel sorunlarımız için ilgili hekime gideriz ve tedavi için gerekli girişimlerde bulunuruz. Bu bazen tetkiklerle devam eder bazen ilaç kullanarak bazen daha komlex tedaviler uygulanır. Konu hem ruhsal hem fiziksel temelli sorunlar olduğunda doktorumuz bunu açıklarken psikolojik yönü de olduğunu vurgular.

Kimi zaman migren kimi zaman mide ülseri için tedavi girişimlerimiz olduğunda bu rahatsızlıkların çoğu zaman psikolojik rahatsızlıklar olduğunu bilmeyiz. Psikosomatik hastalıklar dediğimiz bu gruptaki rahatsızlıklarda problemin nedeni psikolojiktir. Ancak belirtileri fizyolojiktir. Bunlar arasında sayabileceğimiz rahatsızlıklardan bazıları mide ülseri, spastik kolon, migren, astım, sedef, Bazı kabızlıklar ve kusmalar, kronik gastrit, bazı şişmanlıklar, kolitis ülseroza, bazı iştahsızlıklar, Hipertiroidizm, Uykusuzluk, bazı baş ağrıları, bazı baş dönmeleri, Ürtiker, kaşıntılar, Cinsel iktidarsızlık, gece işemeleri, amenore nedeni belli olmayan ağrılar. Bununla birlikte hemen her fiziksel sorunda mutlaka psikolojik etkenler vardır.

İyi de bu psikolojik nedenler nedir ?

Benim uzun yıllardır merak ettiğim bir sorudur. İyi de nedir bu sorunun psikolojik nedeni?
Her şey anne karnından itibaren başlar. Anne babanın çocuğa verdiği değer ve önem yaşamının ilk yıllarından itibaren çocuğun bilinçdışı zihnine yerleşir. Anne babası tarafından istenen, sevilen, sevgi içinde emniyette ve güvende olduğunu hisseden çocuğun yaşamının ilk yıllarından başlayarak kendini iyi hissetmeye başlar. ve yaşamında kendine güvenen kararlı, seven ve sevilen bir birey olma yolunda ilerler. Yaşamdaki birçok sorun ve sıkıntıyı da kolaylıkla atlatır.

Ancak ne anne babalar kusursuz; ne de yaşam tozpembedir. Hayat devam ederken birçok sorunla karşılaşırız. Bu olaylar, durumlar ve yaşantıların her biri ruhsal dünyada iz bırakırlar. Kimi zaman annemizle kimi zaman babamızla; ağabeyimiz, ablamızla yani en yakınımızdaki insanlarla sorunlar yaşarız. Bu sorunların bizde yarattığı iz-leri ( olumsuz duyguları ) hissederiz.

Hiç düşündünüz mü hayatımız da yaşadığımız en büyük en problemli, bizi en çok acıtan, bizi en çok inciten sorunlarımız en yakınlarımızla yaşadığımız sorunlardır. Bu genellikle annemiz babamız, abla veya ağabeyimiz, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz yada en çok birlikte olduğumuz insanlarladır.

Bu sorunlarımızın her biri ruhsal dünyamızda birtakım izler bırakır. Bu izler bizim olumsuz duygularımızdır. Olumsuz duygularımız arasında en temel olanları değersizlik, yalnızlık, suçluluk, korku, kızgınlık, öfke ve utanç duygularıdır diyebiliriz. Ve bu olumsuz duygularımız bizim sorunlarımızın nedenidir. Bu olumsuz duygularımız ruhsal dünyada birikirler, çoğalırlar. Ruhsal dünyada biriken sıkışan ve hesabı kesilmemiş bu duygularımız psikolojik ve/ veya fiziksel sorunlarımızı oluştururlar.

Duygularımızın ruhsal dünyada oluşturduğu sorunlar için somut bir örnek; 10 yaşındaki bir çocuk bir köpeğin saldırısına maruz kalmış olsun. Bu durumda çocuk muhtemelen köpekten korkmuştur. Ve yine muhtemelen bu korku duygusu ilerleyen günlerde ve yıllarda başka köpekleri gördüğünde de hissedilmeye devam edecektir. İşte size bir olayın ruhsal dünya da yarattığı sorun. Hayvanlardan korkan bir danışanımızın şikayetlerini bu noktada örnek vermek istiyorum; hayvanlara dokunmak, onların bana dokunuşunu hissetmek aklımı başımdan alıyor. Çıldıracakmışım gibi hissediyorum. Midemde bir sancı, çarpıntı ve göğsümde bir baskı hissediyorum.

Duygularımızın ruhsal ve zihinsel dünyamızda ne denli önemli bir iz bıraktığını farklı örneklerde de görmek mümkündür. Yıllarca eğitim gördüğümüz okullarda en çok aklımızda kalanlar; öğretmenin komik tavrının bizde yarattığı mutluluk, bir başkasının dayak yeme sahnesi, okulda yaptığımız aylaklıklar, kopya çekme girişimlerimiz… vs bunlar bizde duygusal izler bırakan olaylardır. Çoğumuz geçmişe dönüp baktığımızda yıllarca derslerde öğrendiğimiz bilgileri pek fazla hatırlamayız.

Duygularımız çoğu kere kendiliğinden oluşmaz. Bir olay bir durum veya bir yaşantının beraberinde birtakım duygular hissederiz. Eşinizin bir tokat atışıyla kendinizi rencide edilmiş hissedersiniz. Onurunuz kırılmış aşağılanmış hissedersiniz. Bunlar birer duygudur, his-tir. Ve bu yaşanan olaylar ile hislerimiz birbiriyle bağlantılı olarak bilinçdışına ( bilinçaltına ) kaydedilir. Bilinçdışına kayıt edilen bu olayların bizde yarattığı hisler ruhsal dünya da birikmeye, sıkışmaya, kabarmaya başlarlar. Ve bu hislerimiz hem ruhsal hem bedensel ( fiziksel ) sorunlar yaratır.

Facebook Profilinde Paylaş
Etiketler:
Genel

Doğal Afet Psikolojisi

Afet Psikolojisi
İnsan ruhsal dünyasında derin izlerin açılmasına neden olan afetler yaşamını yitirenlerin hayatına mal olurken, geride kalanları da dayanılmaz acılar içinde bırakarak geçmişte kalır. Geçmişte kalan afettir. Afetin bıraktığı psikolojik etkiler insanların ruhsal yaşamlarında derin izler bırakırlar.

Bilindiği üzere doğal afetlerin oluşumunda insan faktöründen çok doğa olayları etkindir. Ancak bu doğa olaylarına önlem almayarak afetler sonrasında travmalar yaşanmasına neden olan insan aklı ya da insan aklının ihmalidir.

Doğal afetler birer travmatik yaşantılardır. Bu olayları yaşayanları, yaşayanların yakınlarını veya bu olayları gören/duyanları da etkilemektedir. Hayatımızın son bulmasına neden olabilecek bu yaşantılardan sonra, olayı sık sık hatırlama ve yeniden yaşıyor gibi olma, uyku düzensizlikleri, kabuslar, gerginlik, sinirlilik, dikkatini toplayamama, unutkanlıklar, olayı hatırlatan şeylerden kaçınma, en ufak bir sesten irkilme, mutsuzluk, içe kapanma, ilişkilerde bozulma, iş yaşamında / okulda zorluklar görülebilir. Tüm bu tepkiler, anormal bir duruma (yani travmatik olaya) verilen normal tepkilerdir ve pek çok insan bunları yaşayabilir. Bazı durumlarda bireyin gündelik hayatını zorlaştıran ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen Travma Sonrası Stres Bozukluğu da gözlenebilir. Bu olumsuz tepkilerin yanı sıra, bazı kişiler travmatik olaylardan sonra olumlu değişimler de rapor etmektedirler ve bu olumlu değişimler Travma Sonrası Büyüme olarak adlandırılmaktadır.

Afeti yaşayan birey disosyasyon, depresyon, posttravmatik stres bozukluğu, anksiyete, panik atak ve korkular geliştirir. Afetzede için bu durum bir şok durumudur. Anlamada ve anlamlandırmada büyük bir zorluk yaşar. Bu durumu kabullenmede zorluk yaşar. Ve inkar eder. Büyük bir şaşkınlık içindedir. Depresyonu yaşar ve sonunda bu acı gerçeği kabul eder. Bu kabullenme süreci kişiden kişiye ve durumdan duruma değişmekle birlikte kimileri için birkaç gün kimileri için birkaç yıl olabilir.

Her bir travmatik yaşantı ruhsal dünyada acı veren bir etkiye sahip olur. Ve bu etkiler bilinçdışı zihinde saklanır. Bilinçdışı zihin ortam ve koşulların oluştuğu her an bu duyguyu aynı tazelikte bize tekrar yaşatır. 17 ağustos 1999 depreminin üzerinden tam 9 yıl geçti ama bazıları için hala taze, canlı ve acı vericidir. Acı veren afet değildir. Afetin ruhsal dünya da yarattığı acıdır. İşte bu acı’ yı kimileri sıkıntı, kimileri endişe kimileri de huzursuzluk olarak yaşamlarında hissederler. Bu acı travmadır.

Travmalar sadece afetlerden sonra ortaya çıkmazlar. Travmatik yaşantılar günlük yaşam içinde beliren Günlük rutin işleyişi bozan, aniden, beklenmedik bir şekilde gelişen, dehşet, kaygı ve panik yaratan, kişinin anlamlandırma süreçlerini bozan olaylar, travmatik yaşantılar olarak tanımlanabilir. Yaşanmış olan bir trafik kazası, doğal afet – deprem ya da sel – taciz, tecavüz, bir yakınının ani ölümü… ya da daha zorlayıcı bir yaşantı olarak görülebir.

Doğal Afetler ve İnsan Ruhu
Doğal afetler tarihin her döneminde yaşanmıştır. ve bilimsel öngörülere göre yaşanmaya da devam edecektir. İnsanoğlu tarihin her döneminde doğayı anlamaya ve onunla uyumlu yaşamaya çalışmıştır. Ancak insanoğlu doğaya uyum sürecinde doğaya zarar vermiştir.

Ne yazık ki yaşam, ruhsal zedelenmeye yol açacak etmenler bakımından oldukça zengin. Üstelik bu etmenler zaman ilerledikçe azalması gerekirken, çoğaldığı bir çağda yaşıyoruz. Ruhsal zedelenmeye yol açan etmenler değerlendirildiğinde gerek toplumun genelini etkilemesi nedeniyle gerekse insan ruhuna verdiği ızdırap nedeniyle doğal afetler insan ruhu üzerinde son derece olumsuz etkilere sahiptir. İnsanoğlu yaşanan doğa olaylarını kontrol edemese de onunla yaşamayı öğrenmelidir. Her doğa olayı ya da her afet ruhsal dünyada az ya da çok travmatize edici etki bırakmaktadır.
Yaşanan afetler insan ruhu üzerinde derinlemesine etki bırakırlar. İnsan ruhunda, Deyim yerindeyse ‘’dikey yarılma’’ meydana getirirler.

Afeti yaşayan birey Şok yaşar, Bütünüyle yaşamında devam eden alışkanlıkları yerle bir olmuştur. Her insan gün içinde yaptığı belirli rutinler vardır. İşe gitmek, evde tv izlemek, eğlenmek… afet bütün bunları yok eder. Bu durumu yaşayan birey şok yaşarken donakalır. Ne olduğunu anlamlandırmaya çalışır. Bu anlamlandırma süreci bazen birkaç dakikayı bazen de günleri bulabilir.

Şok durumunu atlatan birey bu durumu yaşadığına İnanamaz, kabullenemez. Bütün bunlar öyle ağırdır ki kabul edilmesi ruhsal dünya da zorluk yaratır. Yakınlarını kaybetmiş olması bu yeni yaşama onlarsız devam edecek olması yeni bir uyum sürecidir ki afetzede için bu durumu kabullenmek çok zordur.

Kabul etmek afetzede için o kadar zordur ki böyle bir gerçeği İnkar ederek ruhsal dünyasını rahatlatmaya çalışır. Ancak bu çabaları onun bu durumu hafifleterek algılama çabasıdır ve tümüyle bilinçdışıdır.

Tüm bunları yaşayan birey bütün bunlardan sorumlu birini arar. ve Öfkelenir. Dünyaya, yaşama, tanrıya devlete yani ototriteye karşı bir öfke besler. Bir suçlu bularak ruhsal dünyasını rahatlatmak ister.

Bu acıların son durağı depresyon’dur. Depresyon bir ruh sağlığı bozukluğudur. Böyle bir durumda afetzede için ruh sağlığını koruyucu bir etki bile görebilir. Kendini bu olanlardan dolayı sorumlu tutar. Kendini değersiz ve önemsiz hisseder. Yalnızlığı ve acıyı yaşar.
Depresyon kimilerinde birkaç hafta bazen birkaç yıl bile sürebilir. Ardından bu acı gerçeğin Kabul evresi gelir ki… Afetzede için derin bir acıdır. Ama mutlak gerçek artık kabullenilmeye başlanır. Acı ama bu gerçek ruhsal dünya için istenmese de kabul edilir. Bu durum ruhsal bir olgunluk seviyesidir. Her bireyin bu ruhsal olgunluk evresine erişme süresi farklılıklar gösterebilir. Kişiliği bu durumu yavaş yavaş ama kabul eder. Kişiliği onarım sürecinden geçer. Kimileri için bu durum ruhsal yönden güçlenerek çıkar. ünlü filozof Nietzsche’ nin dediği gibi ‘’ öldürmeyen krizler güçlendirir ’’
Afetler ve Kurtarma Personeli
Afetler, toplumların ruhunun çökmesi durumudur. Her bir afet yaşantısı toplum ruhunda derin acılar bırakır. Afet yaşantılarını kazalardan ayrı değerlendirmek gerekir. Afetlerin oluşmasında çoğu zaman doğrudan insan ihmali olmasa da afetler sonrasında oluşan hazin tablodan insan aklı ve insan aklının ihmali sorumludur. Bu ihmali bireysel olarak insanlar canı ve malı ile ödeyebilirler. Etkili kanunları çıkarmayan ve çıkartılan kanunları uygulama yetkisine sahip ilgili makamların ihmalini ise bütün toplum öder. Afetler sonrasında oluşan perişan durum için olanaklar çerçevesinde en etkili müdahale yolları kullanılsa da bundan sonra yapılabilecek sadece yaraları sarmak olacaktır. İşte bu nokta da sivil toplum kuruluşları son derece önemlidir. Gerek yiyecek ve barınma sorunları gerekse afetzedelerin ruhsal ve fiziksel sağlığı için mücadele eden sivil toplum çalışanlarının önemi vazgeçilmezdir. Bu organizasyonlardan birisi de Bursa 911 Arama Kurtarma Derneği’dir

Arama Kurtarma Derneği, insanların en olmazsa olmazı için; hayatta kalma ihtiyacı için çalışıyor. Hayatını yitirmek üzere olan insanların imdadına yetişiyor. Bu görevini sadece afetlere saklamıyor. Dağ da kaybolan bir dağcı, trafik kazasında arabasında sıkışmış bir insan, batan gemideki insanlar, bazende bir yangın için koşuyor. Durmadan dinlenmeden herhangi bir beklentisi olmadan belki de sadece bir teşekkür için… ve sonrasında bir canlıyı hayatta tutabilmiş olmanın sevincini başaramamanın üzüntüsünü yaşayan bir grup insan… Gıpta edilecek bir çalışma azmi ile toplumsal duyarlılık ve afet bilinci kazandırmak adına toplumun her katmanına gönüllü olarak afet bilincini aşılamaya çalışıyorlar. Kendi kişisel gelişimleri için eğitim alıyor. Toplumu eğitmeye ve her an hazır tutmaya çalışıyorlar.

Arama kurtarmacı olmak her insanın yapabileceği fiziksel ve psikolojik bir yaşantı değildir. Her türlü fiziksel ve psikolojik duruma hazır olmayı gerektirmektedir. Bu nedenle Arama kurtarmacıların da zaman zaman kurtarılmaya ihtiyaçları olabilir. Bu kurtarılma durumları

Arama Kurtarmacıların kişilik profil leri incelendiğinde, bu tür afet zamanlarında başkalarının yardımına koşan insanların pek çoğunun, dıştan denetimli, kendilerini kendilerinin dışında bir şeylere adayabilen, fazlasıyla verici, kendilerini kolayca başkalarının yerine koyabilen ve iş yapmaya dönük kişilik yapısına sahip insanlar olduklarını göstermektedir. Bu yüzden, afet bölgelerinde çalışan gönüllüler ve diğer yardım personeli, deprem gibi bir felaketi yaşamış insanlara yardımcı olmaya çalışırken, onlarla fazlasıyla özdeşleşip tükenme ihtimalleri çok yüksektir.

Arama kurtarma personelinin yapması gerekenlerin en basışnda kendi fiziksel ve ruhsal sağlıklarına önem vermeleridir. Aksi durumda kendileri yardım alması gereken gruba dahil olabilirler. Sadece fiziksel ve ruhsal iyiylik hali de yeterli olmayacaktır. Bununla birlikte kendilerinin tanrı olmadığını da bilmeye ihtiyaçları var. Çünkü her durumda başarılı sonuçlar alınamayabilir. Afete maruz kalmış insnların yakınlarının eleştirilerine maruz kaldıklarında kendilerini değersiz, önemsiz ve çaresiz hissetmemeliler.

Uzm Psk Dnş Şahin UÇAR

Facebook Profilinde Paylaş
Etiketler:
Genel

Modernizm Hastalığı Depresyon

Modernizm Hastalığı Depresyon

Depresyonun ya da eskilerin deyimiyle melankolinin geçmişi Hipokrat’a kadar dayanır. Modern çağın hastalığı depresyon başlığını atarken depresyonun dönemsel ya da yüzyılımıza ait bir rahatsızlık olarak algılanmasını da istemem.
Depresyon, bugün sürekli değişim ve gelişim içinde olan insanın yaşadığı psikolojik sorunlar arasında önemli bir yere sahiptir. Tarihsel olarak bilinen bu hastalık modern çağın insanının yaşam koşullarıyla birlikte belirgin şekilde artmış olduğu bilinmektedir. Modern çağın insanı sürekli değişim içindedir. Sürekli değişen teknolojiye, ekonomik koşullara, sosyal ve kültürel koşulların baskısı altında uyumlaşmaya çalışmaktadır. Bu uyumlaşmaya çalışma çabası bir süre sonra yılgınlığa ve tükenmişliğe yol açmaktadır. Bu çabanın mağduru olanlar ise genel bir çökkünlük hali olarak tanımlayabileceğimiz depresyona girerler.

Depresyonda Neler Olur ?

Geceler boyu süren uykusuzluk, halsizlik yorgunluk iştah düzensizlikleri görülür. Zamanla uyku ve beslenme düzensizlikleri bilişsel işlevler üzerinde de etkiler bırakır. Dikkati toplamakta güçlük çekilir. Konsantrasyon bir başka sorun olarak ortaya çıkar. Depresyon yoğunluğu ve sürekliliği arttıkça hafızada geçici sorunlar oluşturur. Sosyal ve mesleksel ortamlarda kişi kendini geri çeker. İşlevselliği bozulur. Bu durum onun iş ve sosyal yaşamda iş gücü kaybına neden olur. Yoğun sıkıntı hali, isteksizlik ve bunaltı eşlik eder. Kişi kendini değersiz önemsiz bir hiç gibi hissetmeye başlar. Yalnızlık duygusu öyle yoğunlaşır ki depresyon yaşayan birey bu dünya da kendini tek ve yalnız hisseder. Olan biten her şeyden kendini sorumu tutar ve suçluluk hisleriyle kendini kahreder. İçinde bir acı belirir. Hayatı yaşamaya değer bulmamaya başlar. Bu ruhsal ızdırap halini yaşayan bireyin bedensel olarak da bir takım belirtileri olur. Nedeni belli olmayan sırt ve bel ağrıları, mide ağrısı, şişkinlik, kol ve bacaklarda halsizlik, genel baş ağrısı, ve cinsel isteksizlik, sertleşme bozukluğu ya da cinsel ilgi kaybı gözlenir.

Depresyona Neden Olanlar

Depresyona neden olan bir çok hayat olayını örnek vermek olasıdır. Araştırmalara göre kalıtsal faktörlerin etkisi de vardır. Ancak kesinlikle ve sadece kalıtsal olduğunu söylemek çok zor. ve doğru da değildir. Ancak anne babasında depresyon olan bireylerin depresyona girme olasılığı diğerlerine göre daha fazladır. Ya da yaşamının bir evresinde depresyona girmiş bireyin tekrar bunu yaşama olasılığı diğerlerine göre daha fazladır. İş veya eş değişikliği, hayatımızda değer verilen birinin ölümü ya da ayrılığı, ekonomik koşulların zorluğu, kötü yaşam koşulları, taciz, tecavüz, kötüye kullanım, iş yaşamının beraberinde getirdiği çatışma ve gerginlikler, doğal afetler, kronik ve süreğen hastalıklar, mevsimsel iklim koşullarına bağlı olarak gelişen uyumsuzluk, istenmeyen iş yerinde çalışmak zorunda kalmak, tatil dönüşü yeniden iş yoğunluğuna uyum sağlamak zorunda kalmak, genel başarısızlık yaşantıları örnek olarak sayılabilir.

Maskeli Depresyon

Yaşamımızı alt üst eden depresyon bir de maske takarsa kim bilir neler olur. Depresyonun da maskelisi mi olurmuş dediğinizi duyar gibiyim. Depresyonun ortaya çıkış şekli ve etkileme dercesi yönünden depresyon kimi zaman sinsi bir rahatsızlık da olabiliyor. Maskeyi takan depresyonu tanımak da zorlaşıyor dolayısıyla.

Maskeli depresyon yaşayan bireylerde depresyon kendini fiziksel bulgularla ortaya koyuyor. Bu fiziksel belirtiler kişiden kişiye değişebiliyor. Kimilerinin cildinde döküntü ile belirginleşir. Kimilerinin se mide ülseri şeklinde ortaya çıkar. Bazılarının gözlerinde bazılarındaysa bir başka fiziksel bulguyla ortaya çıkabilir. Daha çok geçmeyen ağrılar şeklindedir. Ya da boğazda düğümlenme hissidir. Fiziksel bulgular o kadar gerçektir ki maskeli depresyon yaşayan bireyler ruhsal sıkıntıdan çok fiziksel şikayetleri nedeniyle bir yığın tetkikler yaptırır. Doğru adres her zaman bir psikiyatrist ya da psikolog/ psikolojik danışman olmalıdır.

Maskeli depresyon duygularını gizleyen, duygularının üstünü örten, arzularını dile getiremeyen ya da farkında olmayan, birilerini kırmamak üzmemek için dikkatli davranan hasssas kişilerde daha sık görülmektedir. Tüm depresyon olgularının yüzde onyedisi maskeli depresyon olgularıdır. Maskeli depresyon yaşayan bireyler bu durumun farkında olmadıklarından ilgili uzmandan değil de başka uzmanlık alanlarından yardım istediklerinde gereksiz ve yersiz tetkikler yapılmakta gereksiz harcama yapılmasına neden olmaktadır.

Örneklerle maskeli depresyon;
Kayınvalidesiyle çatışmaları olan bayan A, istemediği halde kayınvalidesine gideceği gün felç geçirir. Ama bu durum psikolojik bir felç halidir. Eşiyle cinsel ilişkiye giremeyen B bey’ in akşamları başlayan ve dinmeyen baş ağrıları vardır. Bu nedenle erkenden uyumak ister ! omuzlarda ve sırt bölgesinde yaşanan ağrılarından şikayet eden bayan C nin tüm tetkiklere rağmen ağrılarının fiziksel bir gerekçesi bulunamaz.

Depresyonun Tedavisi

Depresyona neden olan sosyal mesleki alanlardaki değişimler hafif bir depresyonun kendiliğinden iyileşmesine neden olabilir. Bugün depresyon için yazılan ilaçlar doktor kontrolünde güvenle kullanılabilen ilaçlardır ve depresyon tedavisinde son derece etkilidirler. Ancak depresyon tedavisinde terapinin önemi de vazgeçilmezdir. Terapi ile bireyler kendi içsel dinamiklerini kullanır bu açıdan daha dinamiktir. İyileşmenin kalıcılığı açısından da terapi önemlidir. Günlük klinik uygulamalarımızda hipnoz ve hipnoterapinin son derece etkili ve kalıcı sonuçlar verdiğini gözlemlemekteyiz.

Facebook Profilinde Paylaş
Etiketler:
Genel

ŞEKER ÜZERİNE NELER SÖYLENEBİLİR ?

Sevdiklerimize aldığımız armağanlarda, hemen her kutlamamızda şeker ve tatlı vardır. “Çocuğum yemeğini ye sana tatlı vereceğim”,

“Dersini bitir çikolata alacam sana”, bayram, düğün, kız isteme, nişan, doğum günü gibi kutlamalarda şeker ve tatlılar var hayatımızda.
“Tatlı yiyelim tatlı konuşalım” deyişiyle şekeri katmışız yaşamımıza. Güzel konuşmak tatlı yemekten mi geçiyor bilmem ama bu ŞEKER nedir, ONSUZ yaşam mümkün müdür?
ŞEKER, şeker kamışı ve pancarından elde edilen kendine has tatta billurumsu bir besin maddesidir. Kimyasal adı sakkarozdur. ŞEKER bir karbonhidrattır. Karbonhidratlar sindirimden sonra emilip, glikoza dönüşürler. Glikoz bizim enerji kaynağımızdır. Kanımıza karışan glikoz miktarı normal değerin üstüne çıkarsa, karaciğere yönelip yağ olarak depolanır. Demek ki sadece yağ ve yağlı yemek değil, her yediğimiz yiyeceğin fazlası yağ olarak depolanmaya yani şişmanlığa yol açar. ŞEKER, verdiği enerji dışında vücut için gerekli elzem hiçbir besin öğesi içermez. Kısacası şekeri harcayamazsak yememeliyiz.
Milenyum çağı insanı tamamen hareketsizleştiriyor. Zamanımız değerli olduğu için en kısa mesafelere gitmek için bile taşıt kullanıyoruz. İnternet denen mucize sayesinde olduğumuz yerden ihtiyaçlarımız kapımıza kadar geliyor. Hatta spor aletleri bile bir telefonla evimizde. Ama kısa sürede bu aletler yatağın altındaki yerini alıyor. Gittikçe hareketsiz bir hayat…
Böyle bir hayatta boş kalori ŞEKERİN ne yazık ki yeri gittikçe azalmaktadır. Çünkü az aktivitemiz az enerjiyle dengelenmelidir. O zaman boş kalori kaynakları yerine besin değeri yüksek, kalorisi düşük gıdalar tercih edilmelidir. Bu da enerji veren karbonhidrattan başka besin öğesi içermeyen, doğduğumuzdan beri tadı bizde alışkanlık yapan ŞEKERİ az tüketmeye çalışmak olmalı. Bunun için de;

 Meşrubat yerine ayran, maden suyu, taze meyve sularını suyu tercih etmeliyiz.

Çayı ve kahveyi şekersiz içme alışkanlığı kazanmalıyız.

Şekerleme, çikolata ve tatlı yerine daha fazla sebze ve meyve tüketmeliyiz.

ŞEKERİ kullanabileceğimiz hiçbir yer yok mu?

Süt gibi her gün almamız gereken gıdayı arada sütlü tatlı ya da dondurma olarak yemek, lifli gıda olan kurubaklagil ve yağlı tohumlardan yapılan Aşureyi tatlı tercihi olarak kullanmak, meyveli ve sütlü tatlıları hamurlu ve şuruplu tatlılara tercih etmek.

ŞEKER, büyüleyici, sihirli tadıyla bizim vazgeçemeyeceğimiz lezzettir. Onu hiç kullanmamak ya da yaşamımızdan tamamen çıkarmak mümkün mü? Her zaman olduğu gibi her şeyi yerinde ve zamanında, ne kadar, nasıl ve ne şekilde tüketeceğimizi bilmemiz önemli.

Öncelikle, çocuklarımızı çikolata ya da şekerle ödüllendirmekten artık vazgeçmeliyiz. Onun yerine muz, çilek, elma, üzüm, fındık, fıstık, kuru meyvelerle ödüllendirmek, alışverişte şekerli gıda alımını aza indirmek meyve ve sebze alımını arttırmayı öğrenmeliyiz.

Bu Bayramda biraz daha fazla kendimize ve sevdiklerimize değer vermeliyiz. Bu da neden beslenme alışkanlıklarımızı doğru ve bilinçli yönde değiştirmek olmasın?

İyi Bayramlar…

Facebook Profilinde Paylaş
Etiketler:
Genel

Hamilelikte Beslenme Kışın Nasıl Olmalı ?

Hamilelik döneminde Sağlıklı Beslenme iki kat önem taşır. Neden mi? Çünkü anne iki canlıdır. Hem kendi sağlığı hem de bebeğinin sağlığını düşünmek zorundadır. Kendisi iyi olduğu sürece de bebeğine iyi bakabilecektir. Yoksa zannedildiği gibi iki kişilik yemek yemek değil yani enerji alımınız 2 kişilik değildir. Bütün besin öğeleri plasenta aracılığıyla anneden bebeğe geçer. Anne iyi beslenmese bile bebek, annenin depolarından gerekli her besini ve enerjiyi karşılayabilir.

Özellikle de Kış Dönemi anne adayları için oldukça tehlikeli bir dönemdir. Hastalanmamak için sağlıklı beslenmek ve üşütmemek önemlidir. Üşütmemek için neler yapacağınızı çoğunuz biliyorsunuzdur. Ancak,

Kışın nasıl beslenmeliyiz?

Hangi yiyecekleri tüketirsek hasta olmayız?

Hangi meyve daha çok vitamin içerir?

Bebeğim için hangi yiyecek daha yararlı?

Gibi sorular dolaşır durur aklınızda.

HAMİLE KADININ ENERJİ İHTİYACI KIŞIN DEĞİŞİR Mİ?

Hamile kişinin enerji harcaması boyuna, gebe kaldığı kiloya, yaşına ve aktivitesine göre değişir. Ancak, 15. haftadan sonra enerji gereksinmesine yaklaşık 300 kilokalori ek yapılmalı. Tabii bu da gebenin ağırlığına ve ilk 6 ay aldığı kiloya göre değişir. Ama şu gerçek var ki gebeliğin ilk 15 haftasında ek enerjiye ihtiyaç yoktur. Yani komşu teyzelerin dediği gibi çift canlısın, çift porsiyon yemelisin olmaz.

Ama mevsimsel değişimler kişilerin beslenme biçimine etki eder. Kışın gebelerin de işi zorlaşır. Gerçi kilo aldıkça artan yağ oranı üşümemenizi sağlar ama gerekli besin öğelerini almak daha önemli.

Havaların soğuması enerji ihtiyacını da arttırır. Ama bu ihtiyaç gene çift kişilik yemek şeklinde değil de doğru seçilen yiyeceklerle olmalı. Şeker ve yağ içeren kalorisi yüksek ve besin değeri düşük yiyecekler;

Baklava, revani, lokma, kadayıf, şekerpare, yağlı börekler, çörekler ve kekler yerine;

Tanin helvası, tahin-pekmez: Protein, B vitaminleri, Demir, Magnezyum, kalsiyum, çinko içerir.

Zeytinyağıyla hazırlanmış sebzeli kıymalı, peynirli sebzeli börekler: E vitamini, kalsiyum, protein, demir, lif

Mercimekli bulgur pilavı, mercimekli köfte, kısır : Protein, magnezyum, demir, kalsiyum, çinko, B vitamini, folik asit, lif

Aşure: Her türlü besin öğesini az veya çok içerir. En az yağ içerir.

Sütlü Tatlılar: En başta kalsiyum, protein, fosfor içerir.

Çikolatalı kekler yerine lif, magnezyum, çinko, fosfor gibi mineral içeren cevizli, fındıklı, kuru meyveli ve taze meyveli kekler, turtalar yapmak ve yemek daha doğru olacaktır.

Hangi meyveyi yiyelim?

Bana belki de en çok sorulan sorulardan biridir.

Hangi meyve de daha çok vitamin vardır.

Hangi meyveyi daha çok yersem bebeğime daha iyi gelir?

Mevsiminde bol bulunan yani pazarda, seyyar satıcılarda, manavda bol ve ucuz bulanan meyve, o mevsimde bol tüketeceğiniz meyve olmalı. Kış ayları için en bol olan meyve tabii ki portakal, greyfurt, elma. Ancak hamileliğinizin son aylarına yaklaşmışsanız portakal, mandalina, greyfurt gibi C vitamini yüksek ancak gaz yapıcı oranı da yüksek olan meyveler gaz şikâyetlerine ve reflü gibi sindirim sistemi rahatsızlıklarına da neden olabilir. Ancak bu meyveleri tüketirken bir takım noktalara dikkat ederseniz şikâyetlerinizi daha aza indirir hatta yok edersiniz. Gaz yapıcı özelliği olan portakal, mandalina, greyfurt gibi meyveleri akşam yemeğinden sonra, yatmadan hemen önce yememeğe özen gösterin. Onun yerine akşam saatlerinde muz asidik olmadığı için tercih edilebilir. Hatta süt içmekte zorlanıyor ve sütün tadını pek sevmiyor ama bebeğim için sabah-akşam günde 2 bardak süt içmeliyim diyorsanız hem de akşamları tatlı yeme isteğinizi karşılamak için muzlu süt hazırlamak iyi bir fikir gibi görünüyor. Muz, C vitamini düşük bir meyve olduğu için uykunuzu kaçırmak yerine rahat uyumanızı da sağlayabilir.

Sabahları kahvaltı da taze sıkılmış portakal, greyfurt, mandalina suyu veya bu meyveleri posasıyla yemek yani suyunu sıkmadan tüketmek de daha iyi olur. Ne de olsa meyvelerin suyunu sıkınca lif kaybı olduğu için posayla birlikte çekirdeğe yakın olan kısımda ki vitamin ve antioksidan dediğimiz bazı maddeleri de alamamış oluyorsunuz. Ayrıca oldukça önemli olan bir nokta daha vardır ki özellikle portakal olarak alınan C vitamininin iyi kolesterol diye bilinen HDL kolesterolü düzeyini arttırdığı ve böylece koroner kalp hastalığı riskini azalttığı bilinmektedir.

Turunçgiller dediğimiz limon, portakal, mandalina, greyfurt gibi meyvelerin yüz gramında yaklaşık 50 mg C vitamini vardır. 200 gramlık bir portakaldan 100 mg C vitamini alacaksınız demektir. Bu miktar günlük C vitamini ihtiyacınızı rahatlıkla sağlar. C vitamini daha yüksek olan meyveler var tabii ama turunçgiller kadar bol yenemedikleri için C vitaminin yüksek kaynağı olsa da, günlük ihtiyacımızı yeterince karşılayamayacaktır. Örneğin maydanozun 100 gramında 180 mg C vitamini, yeşilbiberin ise 100 mg C vitamini vardır. En iyi C vitamini ise kuşburnudur. 450 mg ile liderlik elindedir.

Ancak, C vitamini dayanıksız bir vitamindir. C vitamini kaynağı besinlere uygulanan saklama, hazırlama ve pişirme için uygulanan işlemler, işlemin niteliğine göre vitamin kaybına yol açar. C vitamini zengini sebzeler bol suda pişirilir ve suyu da yenmez, atılırsa çiğ sebzede bulunan vitaminin % 50-80’ni kayba uğrar. Sebze ve meyveler kesildikten veya pişirildikten sonra bekletilirse de vitaminler kayba uğrar. Sebzeler pişirileceği zaman ayıklanır, kesilir, hemen az miktarda ki kaynar suya atılırsa ya da kendi suyuyla pişirilirse çok az vitamin kaybı olur. O yüzden sebze yemeklerini günlük hazırlamak özellikle C vitamini kayıplarını en aza indirecektir.

Gelelim C vitaminin vücuttaki işlevine;

C vitamini, hamilelik döneminde en fazla ihtiyaç duyduğunuz Demirin emilim hızını ve oranını inanılmaz bir şekilde arttırır.

Kılcal damarlarımızın kuvvetli olmasında etkindir.

Bizi hastalıklara karşı koruduğu bilinmektedir. Yani hem sizi hem de bebeğinizi. Bunu da bağışıklık sisteminizi güçlendirerek yapmaktadır.

Kalp-damar hastalıklarından koruyucu etkisini de daha önce belirtmiştik.

C vitamininin En Yoğun Bulunduğu Bazı Sebze ve Meyveler

Sebze-Meyve C vitamini mg/100 gr Ortalama Ölçüsü

Kuşburnu 450

Maydanoz 180

Asma yaprağı 120 1 tabak yemek

Yeşilbiber 100 3–5 adet

Karnabahar 80 1 tabak salata veya yemek

Ispanak 50 1tabakyemek

Çilek 50 Yarım su bardağı

Portakal 50 1 orta büyüklükte

Elma 6 1 orta büyüklükte

Havuç 10 ½ orta boy

Patates 16 1 orta boy

Facebook Profilinde Paylaş
Etiketler:
Genel
null